10 Haziran 2015 Çarşamba

Kırk yıllık boyacı oldu Lostra Salonu!

 Kıymetini bilmediğimiz meslek; ayakkabı boyacılığı. Meslek icracıları artık yok denecek kadar azlar. Bundan on-on beş yıl önce her köşe başında bir boyacı bulmak mümkündü. Önce ekmek kapısı olarak ortaya çıktı. Sonra maddi sıkıntılar yaşayan her kademede öğrenci harçlıklarını çıkarmak amacıyla bu sürece ortak oldu ve hızlı denilecek bir zaman içerisinde yok olup gitti. AVM'lerde, argo tabir ile "canti" mekanlar oluverdiler: "Lostra Salonu"


Devamını okumak için tıklayın.


 Zaten milletçe çok meraklıyızdır Avrupai isimlere. Caddelerde tabelalara dikkat edelim, utanç içindeki manzarayı zihin süzgecimizden geçirelim ve kendimizi bir sorgulayalım. Aynı tasarıma (özenti şahıs deyimiyle "konsept") sahip mekanlardan birinin adı Gül diğerinin adı Rose. Ayaklarımız istemsiz Rose isimli mekana kayıyor. Dilimizden utanır hale geldik malesef. Eğer bir yerin adı yabancı dildeyse kıyafetleri daha kaliteli, yemeği daha lezzetli, kahvesi mükemmeldir algısını kim beynimize soktu? Sosyal ağlarda "beğenmek" için neden "like"lıyoruz? "Orijinal" ayakkabı aldım yerine "özgün ayakkabı" aldım demek neden bizi utandırıyor? Bilgisayara "computer" diyince siz ya da bilgisayarınız daha mı çok akıllı oluyor? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir.

 Velhasıl "Ayakkabı Boyacısı" size oldu Lostra Salonu. Sanki sözcüklerimiz kifayetsiz kaldı da İtalya'dan kelime ithal ettik. Belki bu isim değişikliğinin bende uyandırdığı rahatsızlık bir çoğunuza anlamsız gelebilir. Unutmayın dostlarım; kaybettiğimiz sadece bir isim değil mesleğin ruhudur, meslek icracıları ile yapılan hayat muhabbetleridir yitirdiklerimiz.

 Bu kadar yitip gitmiş bu mesleği yapan yaşlı bir adam. Yirmi yaşlarında bir delikanlı uzatmış ayağını altmış yaşındaki adamın önüne. Durmadan söyleniyor:" Burayı da silsene!" "Bak şurada boyanmamış yer var, oraya baksana!"

 Benim neslim bırakın söylenmeyi ayağını o altmış yaşındaki adamın önüne uzatmazdı. Boyacıların bir terliği olurdu. Alır terliği giyer ayakkabıyı boyacıya verirdi. Boya işi bitince ayakkabısını giyerdi.

 O zamanlarda edep vardı, o zamanlarda ahlak vardı.
 Meğer tek yitirdiğimiz sözcüklerimiz değilmiş:
 Edebimizi yitirdik,
 ahlakımızı yitirdik,
 dostlarımızı yitirdik.

Hormonsuz domatesimizi,
hilesiz balımızı,
kiremit tozsuz kırmızı toz biberimizi yitirdik.

 Hoşgörümüzü,
yardımseverliğimizi,
misafirperverliğimizi yitirdik.
 İNSANLIĞIMIZI yitirdik, üç-beş yabancı kelimeye sattık dilimizi.


Facebook'ta Paylaş

Hiç yorum yok: